|
Karanfilsiz/ Adalet Ağaoğlu
"İşim mi?.. Eh işte..." Caddede, kalabalık arasında kulağıma çarpan söz, bu. Bu kadarcık İşim mi? Eh işte... Öyle, sapı kırık, taç yaprakları dökük bir ses.
Dönüp bakmadım. Kim olduğunu görmedim.
Küçük bir işmiş. Önemsiz bir iş!
Kasa yapımında çalışan kaportacı arkadaşı, sabah akşam karşısına geçip de, inatlı, sabırlı, ona bunu öğretmeye kalkana dek, önemsiz bir iş yapmakta olduğunu bilmezdi. Kendisi için önemliydi, güzeldi, iyiydi. En iyi bildiği işti.
Atlı araba, kamyon kasalarını süslüyordu. Yeşiller, sarılar, maviler, kırmızılar, akarsular, göller, dağlar ve karanfiller onun da için süsler, günlerini güzelleştirirdi. Bu arabaları, kamyonları sürenleri de sevindiriyor olmalıydı. Yoksa, önünde neden sıraya girsinler, neden, gölün içinde bir kuğusu da mutlaka olsun, desinler?
Önüne getirilen her kasa tahtasını boyardı. Çiçekler, böcekler, dantela kıvrımlarla çektiği çerçeveye bir karanfil kendinden katardı. Dedesinin işiydi. Sonra, babasının da işiydi. Dalları boyarken, göl kıyılarına sazları atarken, dedesi gecenin bir ortasında, ak donuyla çıkar gelir, denir ki hâlâ sağ, başının ucuna dikilirdi
"Gölün şıpırtılarını unuttun. Suların salışını unutma. Boyayı da iyi ov. Renkler sevinsin" derdi. "Baştan savma! Doluyanı suya düşürmeyi unutma!"
Gözleri çakmak çakmak ona bakardı. Hoşgörmez bakışlarına karşın, babası gibi, dedesinin de kendisiyle övündüğünü bilirdi. Dağbaşlarına döne döne çıkan yolları, maviliklerde süzülen bir tepkili uçağı ikisi de akıl etmemişti. O yolların dönemeçlerini ne de yumuşak alıyor kamyon!.. Kamyon kasası üstündeki, bu yolları döne döne çıkan kamyon da çok süslüydü. Çiçek demeti gibi... Tepkili uçağın ardındaki ak çizgiyi pamuksu bulutlar böler. Böylece, dereleri hevesle oğar parlatır, suları gümüşsü yansımalarla çıldırtırdı. Derken gözleri bulanır, sırtı ağrırdı. Şimdi, gözbebeklerine oturmuş bulanıklık aynı şey mi, bilinmez.
Babası, fırçayı eline verirken
"Gönlünce yap. Başka şeye kulak asma" demişti.
Artık babası da yok. Kasa yapımında çalışan arkadaşı ise tepesinden hiç eksik olmuyor. Ne ki, "Çiçeğin göbeğini unuttun, mavinin dengesini kaçırdın" demiyor. Daha küçükken, işte bu kasa yapımına girmeden önceleri; sularına, karanfillerine duyduğu hayranlık eksile eksile bitmişti. Nicedir ak kanatlarını şişirmiş bir kuğuya coşkuyla el çırpmıyordu. "Şuraya da bir yelkenli..." demiyordu. Dudağının kıyısında aldırışsız bir gülümseme takılı oluyordu. O, önceleri bu gülümsemenin, süsleme işini küçümseme demeye geldiğini bilmiyordu. Aldırmıyordu. Her bir yanı renklere, ışınlara, biçimlere batmış bulanmıştır. Boyaları kendisini savunur. Gönlünde yepyeni karanfiller uçverir. Taç yapraklarının kıpırdanışını, sapların yumuşacık eğilişini, çağlayanların sesini değiştirir durur. Kaportacının "cık cık cık..." deyişlerini işitmez.
Bir akşamüstü, aynı biçimde karşısına dikilmişti. O ise, derenin üstüne küçük bir köprü atıyor, köprüyü ıslıklarla geçiyor. Ağzında bir türkü. Karanfillerse kulaklarının arkasına takılı. Dereyi, dolunayın sulardaki şavkını onlarla taçlandıracak. Hazırdılar. Çerçeveyi çekecek, köşelere birer de yıldız konduracak.
Kaportacı
"Boşuna çaba" dedi. "Boya, boya. Hepsi süs için!"
İlkin şaşırdı. Onun kasa yapımındaki yorgunluğunu şurdaki serin sularla giderdiğini, içini dışını ovup yıkadığını sanmıştı. Derken ürktü. Yüzüne bakmadı onun. Direndi. Karanfillerden birini kulak ardından çekip resimli tahtanın üst başına kondurdu. Birini de, henüz tomurcukta olanı, gönlünden çıkardı, alt yana kondurdu.
Beriki kıs kıs gülüyordu. O, başını hiç kaldırmıyordu. Coşkusu yırtılır diye ürküyordu. "El değmiş coşkuya yama vurulmaz!" dedesinin sözüydü.
Kaportacı, bir başka gelişinde
"İş mi bu senin yaptığın?" dedi.
"Kötü mü boyuyorum? Kuğular çirkin mi? Kuşlar ölü mü?"
Yine başını kaldırmamıştı. Öteki yine güldü. Gülüşü
hoyrat. Böyle, güle güle
çekilip gitmişti. O da, kuğuları daha ak, kanatları daha parlak yapayım derken, bozdu. İlk bozuşuydu. Arkadaşı giderken "Bizim atölyede tabancayı sıkarsın, bir saatte boyar geçersin koca bir kasayı" demişti. Aklı buna takılı kaldı. Güneş biraz solgun doğdu. Keçiyolunun ucunda açan gül yaşlı oldu.
Bir de bayrak gerekliydi. Bayrağı nereye sıkıştıracağını bilemedi. Gönlünde karanfiller. Yine hazırda. Yine ordan alınıp kulak ardına takılmayı, ordan da çekilip köşelere iliştirilmeyi bekliyor. O gün buna yüreklenemedi. Karanfilleri olduğu yerde bıraktı.
Kaportacı tanışı, bir başka gelişinde
"Ne işe yarar bu çocuk resimleri?" dedi.
O da gönlündeki bir karanfile öfkeyle sarıldı, çekip alırken sapını kırdı. Fırçasını bir yana koydu
"Nilüferli sularım, ayın şavkı vurmuş dağbaşlarım, bitmez yolları kısa etmeye yetmez mi?"
"Yolun daha kısası var" dedi beriki de. "Araba, kamyon sahiplerinin ise zamanı dar. Bak, gittikçe azalıyorlar önünde kuyruk olmaya. Bizim atölyede çarçabuk teslim ediyoruz kasalarını. Niye beklesinler? Bu işten murat tahtayı çürütmemekse!.."
Murat, tahtayı çürütmemek ha!.. Bu kadarcık mı? Nilüferli göller hiçbir şey demek değil mi? Sapları tomurlu al al karanfiller?..
"Bu resimleri hâlâ seven sürücüler var" dedi, sesi ölgün.
Çayır çimenleri, çimenlerdeki ak kuzuları boyamaya koyuldu. Öteki yine gülmüş, yine güle güle çekilip gitmişti. O da, gümüş suların aktığı ovaları daha iri karanfillerle çerçeveleyip bezedi. Sapların boynu biraz büküktü. Şaştı. O gece, eli ayağına dolanarak dört bir köşeye altın sarısı birer yarımay kondurdu. "Gönlünce yap, başka şeye kulak asma!" Babasının sesiydi. O da başını kaldırdı, kuşkuyla baktı babasına. "Dünya gönlümüze mi kalmış baba?" diye sordu. Yanıt alamadı. Renkleri ovdu, fazla ovdu.
Kaportacı birkaç gün hiç uğramamıştı yanına. Onun da içindeki kuşku biraz yatışır gibi oldu. Gönlünde tomur tomur yeni, pembe karanfiller açtı. En pembelerini tahtaya geçirirken fes rengine boyadı. Boyarken kendini yorgun duydu. Bu kasayı bugün bitirmeliydi. Yetişmesi. Kasa resimlemede ününü duymuş biri, eski boyaları dökülmüş kasasını süsletmeye getirecekti, getirmedi. Belki yarın...
O yarın olunca, boyanacak kasa değil, yine kaportacı çıkageldi. Günbatımıydı. Dosdoğru atölyeden geliyordu. Günboyu tam altı kasa boyadığını söyledi. Tek renk üstüne. Tabanca boyayı sıkıyorsun, vızzt, vızzt, vızzt, bir uçtan giriyor, öteki uçtan çıkıveriyorsun. "Erkek işi!" dedi. Ona, fırçasının ucunu şaşırttıracak denli çok konuştu. 'Erkek'in altını iyice çizmişti. Üstüne bastıra bastıra söylemişti.
Fırçanın ucu iyice titredi. Bir kuşun kanadı kırıldı. Kanat, başını alıp gitti. Onu yakalayamadı. Kulağının arkası yandı, kaşındı.
"Hem, kasa boyamak yetmez" diyordu beriki. "Kasayı yapmak da gerek."
Neden yetmezmiş, anlamıyordu. Erkekliğinden ne artmış, ne eksilmiş? Kasa yapmasını bilmiyordu. Kasaları süslemesini biliyordu. Gönlünün karanfillerini...
"Boyaları dökülmüş eski kamyon var ya? Hani adam senin şu kuşların, çiçeklerinle bezetecekti?.. Kasayı bize getirdi. En aşağı bir hafta işinden olmak istemiyormuş. Yük çekecekmiş. Resimletmektense... Biz bir günde yeşili çekip verdik. Boydan boya... Pırıl pırıl... Sevine sevine gitti. Hem de ucuz."
Ucuz ha? Hem de ucuz!
Dedesi de, babası da çok silik geçtiler gözlerinin önünden. Sanki hiç yaşamadılar. Gülleri, nilüferleri hiç açtırmadılar. Sular hiç yaldızlanmadı. Tepsi gibi bir ay hiç doğmadı dağbaşlarından. Sular hiç çağıldamadı.
Yokluğa karşı durdu; çimenlerde iri papatyalar açtırdı. Önündeki son kasaydı.
Yarın yenileri olur. Yeni kasalar gelir.
İşi uzattı. Bitmesin diye sandığı bildiği bütün renkler, biçimler, pırıltılarla donattı. Karanfiller bu kalabalık arasında yitti, gitti. Yine de bir türlü bitirmedi önündeki işi.
Caddeler, sokaklar ne kadar kalabalık. Dükkân, vitrin önleri omuz omuza insan. Yüzler pek renksiz, ışıksız, gözler pek pırıltısız
İşim mi?.. Eh işte...
Fethi Naci/ Seçilmiş Hikâyeler
Yaz Yağmuru/ Ahmet Hamdi Tanpınar
"Yaz Yağmuru"nu Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Varlık Yayınları'nda 1965'te yayımlanan ikinci (ilki, 1941'de yayımlanan Abdullah Efendi'nin Rüyaları), hikâye kitabına adını veren bu nefis hikâyeyi, 1970'in başlarında okumuştum. Huzur için 1973'te yazdığım eleştiride şöyle demiştim "Böyle bir yazarlık zaafı var Tanpınar'da; kimi söz 'buluşlarına' pek hayran, onları tekrarlamaktan alamıyor kendini. Sözgelimi 'Yaz Yağmuru' adlı hikâyesi şöyle biter 'Hayatına bütün müdahalesi kendi kendisini göz hapsine almaktan ileri gidemiyordu.' Bir başka romanında da, 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde, şu cümleyi okuyoruz 'Bunları hatırlar hatırlamaz, oraya, kahveye, az çok benden başka türlü yaşayanların, kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum." (Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme, s. 79)
"Yaz Yağmuru"nu ikinci okuyuşum 1981'de olmalı, 1981 Eylül'ünde yazdığım "Bir Dostu Özler Gibi" (Eleştiri Günlüğü, I, s. 18) başlıklı yazıda sevdiğim hikâyelerden söz ederken, "Tanpınar'ın en sevdiğim hikâyesi, 'Evin Sahibi' demiştim." "Evin Sahibi", Abdullah Efendinin Rüyaları'ndadır. O yaz, Yaz Yağmuru'nu da okumuştum. "Evin Sahibi"nden alıntıladığım parçada, "Ara sıra bir hıçkırıkla bu ses kesiliyor ve başını kızının yatağına dayayarak ağlıyordu" gibi cümleler olması, o cümlenin bulunduğu sayfaya "O Seigneur, ouvrez-moi les portes de la nuit / Afin que je m'en alle et qeu je disparaisse" (Ey Tanrım, aç bana gecenin kapılarını / Çekip gideyim, kaybolayım diye) dizelerini, Hugo'nun bu çok sevdiğim dizelerini, yazmış olmam, o seçimin kişisel acılarımın etkisiyle olduğunu gösteriyor...
Üçüncü okuyuşuma 15 Ekim 1993'te izlediğim bir televizyon programı neden oldu. "Yaz Yağmuru'nun sinemaya uyarlanması dolayısıyla TRT 1'deki "Akşama Doğru" programında bu çok sevdiğim "hikâye"den "roman" diye söz edildi, filmin en büyük özelliği olarak da yalnzca bu film için bir konak yapıldığı, çekim bitince konağın yakıldığı, Türkiye'de "ilk defa" bir filmde böyle bir yangın olduğu üzerinde uzun uzun duruldu; her şeyi "para" ile ölçen özel TV'lere yakışan bu yaklaşımda, elbette ne yönetmen Tomris Giritlioğlu'nun günahı var, ne de "Akşama Doğru"nun başarılı sunucusu Seynan Levent'in, ne çekiyorsak kara cahil TRT memurlarından çekiyoruz!
Hikâyelerini tekrar tekrar okuduğum tek hikâyecimiz Sait Faik'tir; Sait Faik dışında, ilk defa Tanpınar'ın bir hikâyesini üçüncü defa okudum; aşağı yukarı onar yıl arayla... İyi ki okumuşum! Önceki okuyuşlarımda da sevmiştim bu hikâyeyi, ama bu sefer çok daha fazla sevdim... (Hikâyeyi bitirdikten sonra, "Tanpınar, yaşamımndaki boşluğu düşlerle doldurmaya çalışmış..." diye düşünmeme rağmen!)
Kahramanları Sabri ile Yaz Yağmuru (Sabri'nin genç kadına yakıştırdığı ad) olan 65 sayfalık hikâye, iki günde geçiyor.
Kimdir Sabri?
Geçim derdi olmayan, biri, 48. sayfada, bir cümlede, "...gençken bulunduğu dairenin müdürüne vekillik ettiği ay..." deniyor; bunun dışında, çalışma yaşamıyla, ilintili bir söz yok. Boğaz'da oturuyor. Beylerbeyi'nde olsa gerek. Ev, kendilerinin. Ne mi yapıyor "Sabri birkaç yıldır onyedinci asra ait bir roman hayalini gevişleyip duruyordu. Karısı gittiğinden beri. (Karısı, yazın başında, oğlunu kızını alarak, Antalya'ya babasının yanına gitmiş). hep onunla meşguldü. Sabahları İstanbul'a kütüphanelere iniyor, çalışıyor, vesika topluyor, akşamları biraz balıkta yoruluyor, sonra tekrar çalışıyordu. Kitap, artık bitirilmesi için kendisini zorlayacak kadar ilerlemişti." Ama Sabri, yapacak çok işi olduğunu düşünür. "Bugün yapacağı çok işi vardı. Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde çalışacaktı. Tekrar kafasındaki Dördüncü Mehmet devri vuzuh isteyen bütün o çekici karışıklığıyla canlandı." Tanpınar, bir romancı çalışmasını ne güzel anlatır. "Kahramanını ne kadar yakından görüyordu şimdi. (...) Çoktan beri beklediği şey olmuş, bütün bu insanları birer isim gibi görmekten kurtulmuştu. Şimdi onlar kendisinde yaşamaya başlamışlardı. O Mevlevi Mehmet Paşalar, Murtaza Paşalar, Aziz Efendiler, Defterdarzadeler, Bektaş Ağalar, Katırcıoğulları, İpşirler, hepsi canlı varlıklardı. Hepsini anlıyor, haşin örflerini, mütevekkil imanlarını tanıyordu. / Hafta sonunda kütüphanelerde yapılacak büyük şeyler bitmişti."
Sabri'nin yaşamı, "küçük ve kapalı estet" yaşamıdır. "İki yüz bu kadar sene evvelin insanlarını kendinde yaşıyor" sanır, ama görür görmez sevdiği kadının söylediklerini "doğru dürüst dinlememiştir bile", "onu anlamaya hiç çalışmamıştır". Sabri, kendini "Bir şeyi yıkamadan, geçici bile olsa, ikincisini kabul edemeyen o biçare insanlardan" biri olarak görür. "Aşk bile onda bir nevi kaybetme korkusundan başka bir şey değildir artık." Kendini çirkin bulur. "Ve Sabri dudaklarının aynı tebessümle bir balık ağzına benzediğini, gözlerinin aynı cıvık ve melâlli sevinçten aktığını hissede hissede..." Geçmişinden, ilişkilerinden, kurtulamayan biridir Sabri, sevdiği kadınla yattıktan sonra bile "O bütün hayatını beraberinde taşıyanlardandı."
Sabri, kitaplar ve düşler âleminde yaşar; çevresi, yaşadığı günler umurunda değildir. Bütün hikâye boyunca "halk"a bir defa bakar "Vapur kalabalık, halk biçareydi. Yarım seferberliğin verdiği bezginlik (hikâye, İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, ekmeğin vesikayla satıldığı 1944'te geçiyor. FN.) herkesin yüzünde okunuyordu." (s. 31) 59. sayfada da, "Sabah gazetelerinin bulunduğu köşeye" bakınca "dünya" gelir akılma. "Dünya kan, ateş içinde yahu!" diye kendi içinden devam etti. Fakat hayır, bunu düşünemezdi. (...) Karısının düşüncesiyle onun (yaz yağmurunun) arasında, şimdi birine haksızlık ettiğini sanarak, biraz sonra öbürüne acıyarak gidip gelecekti." Evet, "bütün hayatını beraberinde taşıyanlardan..."
Tanpınar, halktan böylesine uzak olan Sabri'yi anlatırken, 73. sayfada, Yaz Yağmuru'nun ağzından, "hapisten yeni çıkmış bir adam"ı anlatır. Yangını söndürmek için, (Şu, bir Türk filminde "ilk" defa görülen yangın!) bütün semt delikanlıları yardıma gelir. "Bir ara hapisten yeni çıkmış bir adam, büyükannemin mücevher kutusunu getirdi. Büyükannem ona 'Bunun içinde ne var biliyor musun?' diye dik dik sordu. 'Bildiğim için getirdim' dedi. Büyükannem 'Ben seni karına yaptıkların için sevmezdim' dedi. 'Demek aldanmışım.' / Sonra ona birçok şeyler verdi. O da dedem gibi saymadan verirdi. Eminim ki başkası verseydi adam belki de almazdı." (Tanpınar'ın Sahnenin Dışındakiler'de anlattığı Alâiyeli Ahmet'i anımsamamak olanaksızdı!)
Sabri, bir sabah, gazete almaktan dönünce, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında, "Bir eli bahçenin ortasındaki kurumuş palmiyelerin gövdesine dayalı, yüzünde her şeyden habersiz, çok mesut bir gülümseme", genç bir kadın bulur; "Bazı şeyler hakikaten şakacılıktan, başlıyordu. İşte Sabri'yi aylarca düşündüren, hayatını altüst eden acayip ve kısa dostluk bu tesadüfle başladı."
Tanpınar, "Bir aşkın başlangıcı denen mucizeli şey"i ne güzel anlatır!
"Kadın koyu kestane renkli gözleriyle ona gülümsedi. Sabri bir lahza berrak bir pınarda yıkandığını sandı. Bütün varlığı bu kapanık havada tıpkı bahçenin son gülleri gibi her türlü gerçek fikrini reddediyor gibiydi. Bir insandan ziyade bu bahçenin bir köşesinde bu güzel yaz gecesinden kalmış bir rüya olabilirdi." (ss. 10, 11)
"Nerede ise ikisi de yalnız birbirlerini anlamak için doğmuş olduklarına inanacaklardı." (s. 22)
"Oturduğu yerden onu olduğundan daha güzel, adeta musikinin tecrübesiyle büyümüş, daha saltanatlı ve kendinden uzak seyretti.' (s. 22) (Aynı cümlede hem "güzel", hem "saltanatlı" geçince Yahya Kemal'i anımsamamak olanaksız. Erenköyü'nde Bahar'ın o iki dizesi "Sandım ki güzelliğin cihanda / Bir saltanatın güzelliğiydi.")
Yaz Yağmuru, votka içmekten vazgeçer, kadehi etajerin üstüne koyar. "Sabri hiç anlamadığı bir ihtiyaçla onu taklit etti." (s. 27)
"Hakikatte şimdiye kadar rastlamadığı bir cazibenin tesiri altındaydı. Çünkü bütün bunlar başka şartlar altında onun yapmacık, son derece hissi, hatta budalaca bulacağı şeylerdi." (s. 46)
"Başkasında olsa bir lahza tahammül edemeyeceğim bir yığın hali var. İnsana asıla asıla konuşuyor, her an değişiyor, yine yorulmuyorum." Yağmurun çok bezenmiş teyzesine; bunun için o doğmadan ölen teyzesinin adını vermişler Fatma. "(Teyzesi) bir gece kayıkhaneden kayığı çıkararak gitmiş, üç gün sonra ölüsünü getirmişlerdi. Halbuki o hafta içinde nikâhı olacakmış. Niçin bunu yapmış bunu kimse bilmiyordu."
Yaz Yağmuru... Daha doğrusu Yazyağmuru. Tanpınar'ın bu adı çok sevdiği belli. Ben de çok seviyorum. ''Yazgülü'' oluyor da ''Yazyağmuru'' neden olmasın! ''Yazyağmuru''nu sevdiği için Tanpınar, genç kadının adını ancak 67. sayfada açıklar. Oysa Sabri'ye 12. sayfada karısından ''Hacce'' diye, 13. sayfada ''Seher'' diye söz ettirerek okurun kafasını bile bile karıştırdıktan sonra, 14. sayfada ''Karımın adı Hacce Seher'dir. Çocuklar Hacce derler, ben Seher, derim'' dedirtir; Sabri'nin genç kadına adını sorması için en elverişli zamandır, ama bunu geçiştirir Tanpınar, 40. sayfada ''Yaz Yağmuru''nu ad olarak kullanarak tadını çıkarmak için! (Yaz Yağmuru'nun başka bir anlamı daha var Yaz yağmurları kısa sürer, geçici olur. Tanpınar, genç kadın için, 33. sayfada ''O geçici bir yaz yağmuru...'' diyor. Sabri ile Fatma'nın (genç kadının adı) ilişkisi de yaz yağmurları gibi Kısa, geçici... Tanpınar, hikâyesinin adını koyarken bunu da düşünmüş olmalı.)
Yazyağmuru'nda nedir Sabri'yi büyüleyen?
Önce güzelliği, tabii. Sonra Sabri'nin Yazyağmuru'nu hep bir ''bilmece'', ''bir muamma'' gibi görmesi, ''kadındaki o beklenmedik hallerin, o çocukça tavırların, dalgınlıkların, acelelerin altında muhakkak çok mühim bir şey; bir sık bulun''duğuna inanması; Yazyağmuru konuştukça ''kaybolmuş bir dünyanın canlanması'' ve ''kaybolmuş bütün bir dünyanın küçücük bir insanın omuzlarına yüklen''miş olması... ''Yazyağmuru''nun yaşadığı acılar...
''Bilmece'', ''muamma'' sözcükleri bana Prof. Mehmet Kaplan'ın bir saptamasını anımsattı; Hikâye Tahlilleri'nde (Dergâh Yayınları, 4. baskı, 1992, s. 165) Tanpınar'ın ''Âdem'le Havva'' adlı hikâyesini çözümlerken şöyle diyor Kaplan; ''Tanpınar için kadın, hayat ve kâinat güzelidir ve gizli muammalarla (''gizli''ye gerek var mı?-FN) doludur.''
Sabri, Yazyağmuru'nu iki gün görür ya da bir görür, bir gün de Yazyağmuru'nu yaşar. Yazyağmuru'yla yaşar. İlk gün, ''Yağmurun altında geceden kalmış bir rüyaya benzi''yen Yazyağmuru'yla karşılaşır. Sabri, 57. sayfada, ''Evin yerindeki yalıda doğmuş, büyümüştü. Onu görmek için gelmişti'' diye düşünür; 60'ıncı sayfa ''Tahmini yanlış değildi. Evin yerindeki büyük yalıda doğmuş, çocukluğunun büyük bir kısmını orada geçirmişti.'' Bu ilk gün, Sabri'ye yetmiştir. ''... o kadar hayran olduğu, sevmekten korktuğu, hatta artık sevdiğini kabul ettiği, bir daha göremeyeceği için üzüldüğü...'' İşe ''merhamet'' karıştırmaya kalkışır ''... bir sır bulunmalıydı. Artık ona sadece güzel, latif bir mahluk gibi bakamazdı, garip bir merhamet içini sardı. Hislerine karşı oldukça müdafaalı olan muhayyilesi birdenbire bu merhamet tarafından genç kadını benimsedi. Şimdi ona acıyor, onu merak ediyor, onu seviyordu.'' Bekler.
Ve Yazyağmuru gelir. Boğaz'da dolaşırlar, ''Yeniköy'de eski bir yalının alt katında açılmış bir lokantada yer''ler. (''Çevre sorunu''yla ilgilenenlere 1944'te bir Boğaz manzarası ''Filhakika yalının tam önü görülecek şey değildi. Suda hafif eleğimsağma perdeleriyle çalkalanan mazot ve benzin lekeleri arasında her cinsten süprüntü kendi samanyolları arasında güneşler gibi çalkanıyordu. Şehrin sanki bütün artığı burada idi.'') Sonunda, ''tenha ve sıcak'' bir plaja gider ve sevişirler. Tanpınar döne döne anlatır bu sevişmyi, tam 6 kere ''Plaj tenha ve sıcaktı. (...) Fakat biraz evvel çıktıkları kabine ıslak, loş ve serindi. Şimdi
1. ''Sabri, onu, daha ziyade bir deniz mağarası gibi hatırlıyordu. Kendi nabızlarının dalgalarıyla ışığı açılıp kapanan bir deniz mağarası.'' (s. 52)
2. ''Kabinenin, rutubetli deniz mağarasında olan şeylerle şimdiki halini düşündü.'' (s. 53)
3. ''Evli olduğumu biliyordu. Hepsini öğrendi. Sonra bu işi!'' (s. 54)
4. ''Ve omuzlarına bir saat evvelki mahremiyet hissi ile abandı.'' (s. 55)
5. ''Birkaç saat evvelki hazzın hatırasını kanında hâlâ keskin bir koku gibi duydu...'' (s. 58)
6. Sonunda ''yatmak'' mastarını kullanmak cesaretini gösterir ''Yoksa hakikaten bir daha bir çocukla veya korkuncu bir deli ile mi yatmıştı?'' (s. 60)
Sabri, geçmişini hep yanında taşıyan, sürekli olarak ''kendi kendisini göz hapsine'' alan bu ürkek, kararsız, yaşama korkağı insan, yaşadığı ''hazzı'' berbat etmek için elinden geleni yapıyor; kendi de farkında bunun ''Niçin her şeyi azap yapıyorum?'' (s. 55) Gene aynı sayfada ''Ben budalayım. Asıl hastalık bende. Kafamda. içimdeki ikililikte.''
''Akşam ışıkları içinde'' döndükleri yalıda Yazyağmuru hikâyesini anlatır
Yazyağmuru çok benzermiş teyzesine; bunun için o doğmadan ölen teyzesinin adını vermişler Fatma. ''(Teyzesi) bir gece kayıkhaneden kayığı çıkararak gitmiş, üç gün sonra ölüsünü getirmişlerdi. Halbuki o hafta içinde nikâhı olacakmış. Niçin bunu yapmış bunu kimse bilmiyordu''
Yazyağmuru teyzesine çok benzediği için Kalfa (Teyzeyi de büyüten bu Kalfa, teyzeye süt de vermiş) Yazyağmuru'nu çok severmiş "Ama kendim için değil! Teyzeme benzediğim için. Ona benzediğime, belki de o olduğuma inanırdı. (...) ... onun kelimelerini, el işaretlerini öğretirdi. (...) Sonra daha büyüyünce gizli gizli onun elbiselerini giydirmeye başladı. (...) ... onun gibi yürümeye, oturmaya, kalkmaya uğraşırdım. (...) Hem küçük bir kız hem o idim e bu başkası her lahza hayatıma müdahale ediyor, beni içimden değiştiriyor, idare ediyordu. (...) ... onu benimsemiştim artık. Ve kendi hayatım gibi hatırlıyordum. Ölümünü de böyle. (...) Bir gece (...) bir kapı aralığından hiç tanımadığım bir çehre ile dedemin bizi seyrettiğini gördüm. Kapının aralığından hiç tanımadığım bir çehre ile dedem bana bakıyordu. (...) O gece hastalandım. (...) Evde bir daha teyzemden bahsedilmedi. Bütün eşyaları ortadan kaldırıldı."
Büyükanneyle dedenin evlenmesi "Büyükannemle dedem komşu çocuklarıydılar. Ninem Sultan Hanım'ın sarayında iken Damat Paşa'nın akrabasından dedemin yakın arkadaşı olan bir gençle sevişmişler, böyle şeyler pek hoş görülmediği halde evlenmelerine müsaade olunmuş. Fakat tam nikâh olacağı günlerde delikanlıyı Beşiktaş'ta kayığına binerken öldürmüşlerdi. Dedem de yanında imiş. Onu da bıçaklamışlar. Altı ay hasta yatmış. İyileştikten epeyce zaman sonra da ninemle evlenmişti. ninemden daima ölen eski nişanlısını hatırlayan bir genç kız hali vardı. dedem de evlenmeleri üzerine çıkan dedikoduları unutmamış gibiydi. Hülasa birbirlerini çok sevdikleri halde ömürleri boyunca bu öldürülen nişanlı hep aralarında bulunuyor gibi yaşamıştılar."
Dede, ölümüne yakın, "Ölümden değil, ondan korkuyorum" der, "Orada o var. Onu görmek istemiyorum. Nasıl yüzüne bakarım onun" der, "Ölüm çirkin şey. İnsan ölünce kokuyor, çürüyor" der, "Fatma korktuğumu öğrendiği için öldü" der, "Korktuğumu öğrendiği için her şeyi biliyordu" der... Yaz yağmuru, "Bizim hiç anlamadığımız bu sözleri ninem anlıyordu ki onu teselli ediyordu" diyor.
Dedenin korktuğu adam kim? Niçin ölümden değil de öteki dünyda onu görmekten korkuyor? Niçin onun yüzüne bakamayacak durumda? O korktuğu kişi, kayığa binerken bıçaklanan genç mi? Dedeyi de bıçaklamışlar ama iyileşmiş ve öldürülen gencin evleneceği kızla ("ninemle") evlenmiş; o cinayette dedenin de parmağı var mıydı? Yazyağmuru'nun yaşamaya o kadar bağlı teyzesi, niçin birdenbire her şeyi "bırakıyor" ve intihar ediyor? Nine, niçin "bundan ilerisini" söylemiyor?
Yazyağmuru, "Teyzemin hikâyesinin bundan ilerisi uçurum ve karanlıktı" diyor; Tanpınar, Yazyağmuru'nun anlattıklarında, kimi önemli ayrıntıları bile-isteye "uçurum ve karanlıkta" bırakıyor; bunu, Yazyağmuru'nun topu topu 14 sayfa tutan hikâyesinde sık sık tekrarlaması; okurun bulanık, belirsiz bir ortamda açıklanmamış sorularla karşı karşıya bırakarak etkileme isteğinin pek açık seçik oluşu, Tanpınar'ın istediğinin gerçekleşmesine pek de olanak vermiyor...
Yazyağmuru, sonra, yalının yanmasını anlatıyor "Hakikatte ne olduğunu bilmediğim bir şeyi bekliyordum" diyor; sonunda, beklediği "şeyi" görüyormuş "Nihayet dam çöktü. (Kül oldu TRT'nin paracıkları!-FN) İşte o zaman dedemi gördüm. (Önemli Yazyağmuru açıklamıştı "Yalı dedemin ölümünden bir sene sonra yandı.") dedem teyzemi kucaklamış (Onun da öldüğünü biliyoruz.-FN) gidiyordu. Ondan sonrasını bilmiyorum." Biz biliyoruz Yazyağmuru'nda sanrılar başlıyor...
Tanpınar, bir yerde, en sevdiği üç yazarın Poe, Hoffmann ve Dostoyevski olduğunu söyler; "Yaz Yağmuru"nda onlardan uzak esintiler var denebilir mi?
Hikâyesi bitince Yaz yağmuru, Sabri'ye "Lütfen beni iskeleye kadar götürür müsünüz?" der. Sabri de götürür "Sabri iskelede vapurun ışıkları gözden kaybolana kadar bekledi." Sonra, kendine altüst eden bir ilişki yaşayan Sabri, vapurun ışıkları kaybolur kaybolmaz, gönderdiği mektubu üç gündür okumadan beklettiği karısını düşünür "Yarın mektup yazar onları (karısıyla çocuklarını-FN) çağırırım. Hayır, ben gider görürüm. En iyisi budur. Hep beraber döneriz." Bir sayfa önce Hacivat (Tanpınar, 1955'te yayımladığı Yazyağmuru'nda, Sabri'nin öteki-ben'ini, iç çatışmalarını dile getirmek için Hacivat'la Karagöz'ü kullanıyor; Oğuz Atay da 1971'de yayımlanan Tutunamayanlar'da Olric'i kullanıyordu) Sabri için, "Bırak, kaçmak istiyor, anlamadın mı? Bütün ömrünce böyle yapmadı mı? Hep dört yol ağzında bir şeyler kaybeden adam değil mi?" diyordu.
...
Şimdi de hikâye hakkında
kısa notlar
* Tanpınar, Sabri'yi de kendisi gibi konuşturuyor. Bir roman yazma çalışmaları içinde olan Sabri'yi kendisi gibi konuşturması olağan sayılabilir, ama zaman zaman Yazyağmuru'nu da kendisi gibi konuşturuyor "Eşyada mukavemet yok. Kadın olan evde bu kadar uysallık olmaz." (s. 14) "Biz de takvim dışı yaşardık. Her şey bizim için müsavi idi. Fakat başka türlü. Daha doğrusu şikâyetimiz yoktu. Sadece hatırladık." (ss. 16,17) "Yaz yağmuru insanı nasıl kendi içine çağırıyor." (s. 18)
* Türkçe yanlışları ya da acayip Türkçe.
Önce "acayip Türkçe" "Ve ben sadece kendime bu vaziyeti affedemiyorum." (s. 46) "Bu hal çaresi onu biraz düzeltti." (s. 58). "Düzeltti" derken "sakinleştirdi, rahatlattı" demek istiyor!
Düpedüz Türkçe yanlışları "Onu beklemiyordu, gelmeyeceğine emindi." (s. 33) Genç bir yazar, böyle bir yanlış yapsa anlayışla karşılanabilir, ama Tanpınar "gelmeyeceğine emindi" değil, "gelmeyeceğinden emindi" demek zorunda! 37. sayfada Yazyağmuru'na "Siz de çabuk yıkanın" dedirtiyor Tanpınar, Sabri sanki banyo yapacak! O sayfanın 3. satırında dedirttiği gibi "Denize girin" gibi bir söz ettirebilirdi. Hadi, bir yanlış daha "Eminim ki, başkası verseydi adam belki de almazdı." (s. 73) Hem "Eminim ki", hem "belki de"!
* Tanpınar'ın bu hikâyesinde de şiirlerden esintiler var Yahya Kemal'le ilintili olanını yazmıştım; "Tekrar o büyülü eşiğin önünde idi." (s. 49) cümlesi Tanpınar'ın "Bütün Yaz" adlı şiirindeki "Hülyan eşiği aşılmaz/Bir Saray olmuştu bize" dizelerini anımsatıyor.
* Gene zaman zaman "edebiyat yapıyor" Tanpınar "Erkeğin ezeli korkusu mitolojik kadın, büyük ve ezici dees, zaptedilmesi, hüküm altına alınması istendikçe büyüyen mahlûk, ana tabiatın o korkunç benzeri artık ortada yoktu." (s. 43) Ama bu cümle Tanpınar'ın "Kadın"a bakışını, daha doğrusu "kadın korkusu"nu çok iyi açıklıyor!
* Gene çok güzel benzetmeler var "Sanki ev üçüncü şahıstı ve ondan kurtuldukları için birbirlerine daha yakındılar." (s. 39) Bir benzetme, bir ruhsal durumu çok iyi vermiş.
* Yazyağmuru, "korku" konusunda şöyle der "Siz korkuyu sevmez misiniz? Ne kadar her şeyi değiştirir, zenginleştirir. Ama şimdiki korkuları söylemiyorum. Eski korkulardan bahsediyordum. İhtiyarların bize yavaş yavaş, geceden geceye, dünyamız güzelleşsin, rüyalarımız şekil alsın diye aşıladıkları korkuları söylüyorum." (ss. 62,63) Yaşar Kemal'in Kimsecik üçlüsünde betimlediği "korku"yu düşünüyorum; gerçek yaşamdan kaynaklanan, gerçek ruhsal nedenlerle açıklanabilen korkuyu... Yazyağmuru'nun "korku"su fazla "kitabı" geliyor bana, fazla "estetik" bir korku... Ama çok güzel dile getirildiği de bir gerçek.
* Yazyağmuru'nu, teyzesinin elbiseleriyle dolaşırken, dedesinin gizlice seyretmesi (s. 67), Tanpınar'ın bir başka hikâyesini anımsattı bana "Evin Sahibi"; bu hikâyede, torun, dedesinin büyük acısını gizlice seyreder. (Hikâyeler, s. 272)
* Son bir not Tanpınar, Yazyağmuru'nun etkileme gücünü abartıyor; bir konuşmayla bunca yılın Ayşe hanımını yumuşatması olanaksız, Ayşe hanımın ahlak anlayışıyla bağdaşmaz böyle yumuşama (s. 25)
Hikâye 65 sayfa. İster istemez özetlemek zorunda kaldım.
CK, 14.10.2004
|
|
|
|
|
Bekir Yıldız - Kara Çarşaflı Gelin
Dışarıya baktı Şara. Gece, ön akşamdan daha aydınlıktı. Aya, güneş vurduğunda hep böyle olurdu bozkırda gece ve geceler.
Ansızın pencerenin az ötesindeki lekeyi gördü. Kocasının öldürdüğü adamın kanıydı bu. Karanlığın süpürüldüğü gecede, sanki kanatılmış gibiydi toprak.
"Ah!" dedi Şara, yüreğine. "Ah!"
Cılızdı ama, umutlanacağı güçler, Tanrısı, sırtını dönmüştür dünden beri kendisine. Can almıştı kocası çünkü, canı yaradandan tez.
Kocasının günahına ortaklaşan başını, pencerenin demirine dayadı Şara. Gözleri, kanlı toprağa bağlıydı gene. Önce bir gölge gibi dikeldi kan. Sonra, gölgenin içi, can doldu sanki. Kocası belli belirsiz çıkageldi ardından. Eli tabancalı, aklı kindar... Birşeyler konuştular komşusu adamla, tez ve ateşli. Ateş açtı kocası.
Bozkırın tepesinde, yürüyen lamba gibiydi ay. Gelip geçti damların üzerinden. Yel esti bu sıra. Önce, canı söndürdü. Cansız gölge, yeniden serildi yere. Şara, kırmızılanmış toprakla yalnız başına kalınca, "Ah!" dedi, yeni baştan, "Komşu adamın kanı bu."
Yürek, korkuyla tıka-basa dolunca, pencereyi kapattı Şara. Bir süre akılsız kaldı başı. Deli gibi dolandı odanın içinde. Yerde yatan çocuklarına çarptı. Düştüğünde kızının ayakları ucundaydı.
Kara bir ağıt tutturdu; bozkıra hiç ayışığı uğramamışçasına.
"Desene aney," dedi Genzua. "Ben kurbanlık kuzu olmuşam."
Eşiklikte oturuyorlardı. Sabah, nerdeyse köyden tarlalara taşınacaktı. Şara, kızının saçlarında el gezdirdi.
"Kardaşını vursalar, daha mı iyi yavrum?" dedi.
"Ama o küçük," dedi Genzua. "El kadar uşağa silah atılır mıymış?"
"Beklerler kurban olduğum. Obalı, kan alacağını unutmaz."
"Çileli başım," dedi Genzua, on üçe yeni ulaşan sesiyle. "Ben de ufağım. Heder etmen beni. Başka mümkünü yok mu?"
"Ya da toprak ister ölü evi," dedi Şara. "Baban mapusta olmasa, toprak yere girsin."
Genzua, göz düşürdü, yukarıdan aşağıya. Önü ardı, boşluğa geldi ansızın. Soluk aldı, soluk verdi.
"Canım iğneli beşik olduktan sonra," dedi. "İster alın, ister satın."
Şara, dudak ısırdı. Sevgi yeşertti.
"Anan," dedi. "Soyumuza kalkan olan canına kurban olsun. Di kalk esvabın yenilensin."
Genzua büzüldü.
"Kanım bugün mü bağışlanacak?"
"He," dedi Şara. "Ölüevi akıtılmamış kana razı. Ve sabırsız."
Genzua, on üçlük bedenini ayağa kaldırdı. Boy atacaktı daha yıllarca. İliği kemiği dolacak, babaocağında mutlu ya da mutsuz günler yaşayacaktı. Böyle düşünmüştür az öncesine kadar. Ama, babasının akıttığı kana karşılık, kendi kanı bağışlanınca, bu kadarcık kalacağına, ömür yolunun dar ve karanlık olduğuna akıl yürüttü. Anasına sarılıp ağlayamadı. Unutmuştu belki, hakkı olan ağlamayı da.
Şara, kızının elinden tuttu. Hafif beden, ağrıdı şimdi. Bıçağı görünce meliyen, huysuzlaşan kurban gibi direndi Genzua.
"Yarın Sal beni aney," dedi. "Bu akşam, bir yanıma sen, öbür yanıma kardaşım yatsın."
"Gözünün yağına kurban." Dedi Şara, umutsuz bir sesle. "Ölüevi kanını soğutmak istemez. Hemin de boklarını balta kesmez böylesi günde. Bugün isterler seni. Dedikleri olmalı."
Odaya girdiler. Yüklükten yorganları, döşekleri indirdi Şara. Açmak istediği, Genzua'nın ceviz sandığıydı. Yeşildi rengi. Kenarları çember kaplı...
"Soyun," dedi Şara.
Genzua, kapağı açılmış sandığa baktı. Nenesinden kalma, anasından armağan, iğne oynatmıya başlıyalı beri; kendi eliyle işlediği tek-tük çeyizlerine gönül tazeledi.
"Ya bunlar?" diye sordu Genzua. Halep ibrişimiyle işlenmiş yastık örtüsünü gösterirken.
"Hepsi burda kalacak," dedi Şara. "Düğün olmayacaktı ya!"
Genzua, anasının bacaklarına sarıldı. Ağlamak baldan tatlı geldi.
"Kime varacağım aney?" dedi sonunda. "Düğünsüz, derneksiz."
Şara, bir tutamı kınalanmış kızının saçlarına yüzünü gömdü. Ona da ağlamak, gülmekten hoş geldi.
"Ne bilem Genzuam," dedi. "Ya oğullarından biri alır seni, ya da başkasına satarlar. Elleri dardaymış da."
Güneş tepeye çıktıkça gölgeler ufalıyor, serin yerler azalıyordu. Evlerde kalanlar, çoğunlukla elden ayaktan düşmüş ihtiyarlardı.
Şara, sokak kapısını açtı. Kimsecikler yoktu dışarıda. Ölüeviyle karşı karşıyaydılar. Derinden ağıt sesleri geliyordu. Yaşlı bir kadın ağlarken, güzel sözlerin tümünü öldürülmüş oğluna adıyan...
Genzua, anasının ardına sinmişti. Az sonra gidecekti, duvarlarına bile ağıt sinmiş bu eve.
"Korkma," dedi Şara. "Allah büyüktür. Biz usulde kusur etmiyelim de..."
"He," dedi Genzua. "Şimdi daha iyi anlamışam, ölüevine, ak gelinlik yerine kara çarşafla gitmenin şart olduğunu. Viş..."
Sustu Genzua. Aklına kardeşi gelmişti ansızın. Ana-kız açık kapının ağzında durdular uzun bir süre.
"Ya kardaşım," dedi Genzua sonunda. "Onu nasıl görmeli? Bugün davara gitmeseydi ya."
"Kısmette varsa, günün birinde görürsün," dedi Şara.
Umut, dağdan büyük geldi Genzua'ya.
"He," dedi. "Kardaşımın gözlerinden öperim. Babama da haber sal, kızın ellerinden öper gitti de..."
Ana-kız daha birbirlerini hiç görmeyecekmiş gibi sarıldılar. İki beden birden düştü.
Çözüldüklerinde, Şara eğilip bir taş aldı yerden. Ölüevinin kapısına doğru nişanladı taşı. Ama atmadı, atamadı. Döndü kızına.
"Bak yavrum," dedi "Seni ırak bir yere satarlarsa, dama çıkasan. Taş at penceremize. Yüzünü, gitmeden görmek ister canım."
"He," dedi Genzua, anasına acımış bir sesle. "Söz olsun görünmeden gitmem, ıraklara."
İnceden bir yel esti gene. Tozlar havalanıp şuraya buraya gitmeye koyuldu. Ölüevindeki ağıt da gökyüzüne doğru, kara yıldızlar gibi akıp dağıldı.
Şara, kaldırdığı taşı, ölüevinin kapısına attı bu sıra. Açılmadı ama. Şara birkaç kez daha taşladı kapıyı. Ölüevinde ağıt durdu sonra. Kapı yavaşça açıldı. Görünürde kimse yoktu. Sanki büyülü bir açılıştı bu. Genzua kıpırdandı. On üçlük bedenini, yaşlandıkça küçülen ama bebeleşmeden ölen nenesinin çarşafı örtüyordu. Babaocağına, daha pek çok adım hakkını bağışlayarak, ölüevine doğru yürümeye başladı.
--------------------------------------------------------------------------------
Bekir Yıldız, 3 Mart 1933 tarihinde Şanlıurfa'da doğdu. Çocukluğu Kastamonu, Gaziantep ve Adana'da geçti. İlkokuldan sonra Mersin'de başladığı Sanat Enstitüsü öğrenimini İstanbul'da tamamladı (1951) ve ardından İstanbul Matbaacılık Okulu'nun dizgi bölümünü bitirdi (1955). Dizgi operatörlüğü yaptı. İşçi olarak Almanya'ya gitti; fabrikalarda meydancı, montör ve matbaalarda mürettip, operatör olarak çalıştı (1962-66). İstanbul'a döndüğünde Almanya'dan getirdiği baskı makinası ile Asya Matbaası'nı kurdu. Bilahare bu matbaayı da kapatarak sadece yazarlıkla uğraşan Bekir Yıldız, 8 Ağustos 1998'de İstanbul'da öldü. Sanat hayatına, 1951'de Tomurcuk dergisinde yayımlanan bir öyküsüyle başlayan Bekir Yıldız, Kaçakçı Şahan'la 1971 Sait Faik Armağanı'nı kazandı.
Büyük Yas/ Bekir Yıldız (1933-1998)
Karşılıklı oturan candan iki arkadaş, hemen hemen aynı anda tabancalarını bellerinden sıyırıp havaya yönelttiler. Boğma rakısının keyfine tetiklere dokundular. Paattt...Şehmuz güldü. Hem de pis pis.Nevres'in havaya kaldırdığı tabancası ateş almamıştı. Sanki inadına Şehmuz art arda iki kurşun daha saldı gökyüzünün karanlık suratına.Bu sıra bitişik evin toprak damında, avludaki düğünü izleyen kadınlardan biri, ancak gerilerde sıra kapabilmiş olan Gülsün'e seslendi:''Kız, Güllo, hele beri gel, herifinin silahı berk ateşlenmede...''Gülsün ayağa kalktı. Kara kefenin sarıp sarmaladığı bedenini damın ucuna doğru kaydırmak istedi. Birkaç kadın dirliksizlik etti ama:''Ayağını kır da yerinde otur, bacım. Bizim canımız yok mu belledin?''''Viş anam, arsızın tuttuğu işe bak...''Gülsün aldırış etmedi onlara. Birbirine yapışık omuzları aralayıp seyretmeye uygun düşen, en gözde yere varıp çömeldi.Nevres tabancasını kurcalıyor, canciğer arkadaşı Şehmuz da masanın üzerine yatırdığı tabancasını, kuzusunu seven çocuk gibi okşuyordu.Bu sıra lüks lambalarının aydınlattığı avluya yeni birkaç arkadaş girdi. Hemen bir masa tertiplediler gelenlere. Onlar da ceplerindeki rakıları çıkarıp mezelenmiş masaya diktiler. Yaşlıların oturduğu boş masadan biri, rakı dolu bardağını kaldırdı.''Yeni gelenlerin şerefine.''''Şerefe''''......''Rakının burduğu pek çok ağız, önce suyla, sonra mezelerle alkolden temizlendi. Ardından inişli yokuşlu bir gürültü avludan taşıp mahallenin ta ucuna kavuştu. Saz başlamıştı...Gülsün bu curcunadan yararlanıp yanındaki kızın kulağına fısıldadı.''Nişanlın hangisi, bacım?''Kız başındaki yaşmağı azıcık geriye çekti. Sonra karanlıktan güçlenip, avludaki aydınlığın bir ucunda arkadaşlarıyla oturan nişanlısını tanıtmaya çabaladı:''Aha şu herif, abla. Üçüncü masada. Uzun oğlanın yamacındaki. Bana da eltim gösterdi geçenlerde.''Gülsün bir yıla yakın zamandan beri öpülmeye başlanan kırmızı dudaklarıyla güldü. Fakat karanlık gizlediği bu tatlılığı. Sonra iç geçirdi belli belirsiz. Kıskandı nedense yanındaki kızı:''Demek öyle, bacım,'' dedi. ''Nişanlını gösterdiler sana. Ben heç görmeden evlenmişem.''''Anam deyi ki, düğünden berisi göz açıp kapamayla geçer, işin çetini uzun yoldadır.''''Doğru haneğe, ne demeli.''Gülsün, Şehnuz'a baktı. O durmadan içiyor, ara sıra aşka gelip yanı başında hoyrat atan adama katılıyordu. Nedense bu ara Gülsün, düğün sonrası, kocasıyla paylaşacakları yatağı geçirdi aklından. Kemikleri çatırdadı sanki. Fakat o gene de yanındaki kıza, evliliği üzerine güzel sözler etmedi. Edemedi utancından.Gece ortanın çok berisindeydi henüz. Buna karşın düğün ihtiyarlamış, pek çok kimse sabırsızlaşıp hamamdan dönecek güveyinin yoluna kulak tutmaya başlamıştı bile. Az sonra yol gözleyenlerin dileği oldu. Güveyinin arkadaşlarından biri avludan girip bağırdı:''Geliy!.. Bamya suyunu aştılar demincek.''Güveyinin dönmekte olduğu işitilir işitilmez tabancalar patladı. Art arda, yan yana...Nevres de, tabancasının lekelenen namusunu kurtarmaya heves etti. Kaldırdı havaya, çekti tetiğini. Tabanca gene ateşten yoksun kaldı ama.Şehmuz güldü. Fakat bu gülüşünde en yüce arkadaşlığı bile alaşağı eden katmerli bir alay vardı:''Ver de uşaklar oynasın, emmioğlu,'' dedi.Nevres başını salladı. Sesi lime limeydi:''Üstüme varma,'' dedi.Alkol Şehmuz'u dürtüklüyordu sanki:''Yalan mı lo? Tabancayın dışı kalaylı, içi vayvaylı değil mi yanı?''Nevres'in nutku kurudu. Bu sözler çok küçülttü onu. Kurşunu ateşlemeyen tetiğin çıkardığı ''çıt'' sesi, sanki yirmi beş yılın yiğitlik dolu yüreğinde gülle gibi patlıyordu. Son bir çırpınışla elini tekrar havaya kaldırdı. Patlayacakmış gibi gözlerini hafifçe kıstı ve tetiği çekmesiyle tabancadan çıkacak sesi bekledi. Fakat kulağına, ateşlenen kurşun sesi yerine, gene Şehmuz'un sözleri kavuştu:''Boşuna debelenme, emmioğlu!''Nevres'in havaya kalkan kolu utançla indi. Masada gülüşmeler oldu bu ara.Nevres bir şeyler yapmalıydı. Çevresine bakındı. Dostuyla sevişirken kocası tarafından suçüstü yakalanan bir kadının şaşkınlığı ve ezikliği vardı üzerinde. Dudaklarını birleştirip öne verdi. Elinin biriyle de bıyıklarını düzeltti. Sonra hırsla masaya uzanıp bardağına yeni doldurulmuş boğma rakısını, bir solukta midesine boşalttı.Güveyi kapıdan içeri girdi. Bu ara tabancalar tekrar patladı. Nevres'in başı öndeydi. Mümkün olsa savuşup gidecekti. Şehmuz üstüne üstüne gitmekten çekinmedi. Birkaç söz daha etti:" "Hele, bir daha sına ha,'' dedi. ''Bakarsan şeytanın işi yoktur, şansın denk vurur da, patlayıverir meret.''Nevres tabancasını birdenbire Şehmuz'a doğru yöneltti. Dudaklarından kayan sözcükler, yüzünü basan ateşle bağlanmıştı sanki:''Ala ha,'' dedi. ''Ala... Senin bedeninde sınayacağım.''Ve tetiği çekti. Boş... Tekrar çekti. İkincisinde kurşun ateş almıştı. Gidip Şehmuz'un göğsüne girdi. Saniyeler dakikaya kavuşmadan, Şehmuz yere boşaldı. Nevres mutluydu şimdi.Düğün hemen durdu:Damdaki kadınların çığlığı, az önce atılan gazelleri, güveyinin şerefine gökyüzüne salınan kurşunların patlamalarıyla şekil ve yer değiştirdi:''Kız, Güllo, herifiyi vurdular.''''Şehmuz kurşunlandı.''''Heyvağ, başımıza küller.''Gülsün, çağlayan gibi, dama dayalı merdivenden aşağıya aktı.Şehmuz'u eve getirdiler. Yeni bir döşek serip üzerine uzattılar. Bedenine beyaz çarşaf gerip karnına bir makas koydular.Ağlamayan yoktu.Gülsün ölünün başucundaydı. Yaşmağı gevşemiş, güzel ve taze yüzü kocasının ölü bedenine bulaşmıştı. Eli ayağı titriyor, arada bir yumruklarını, toprak zemini örten hasıra vurup bağırıyordu:''Ölüm... Hain ölüm, beni de al götür...''Böylesi çırpınışlarda yanına biri sokulup onu dışarı çıkarmak istiyordu. Fakat o direniyor, oturduğu yerden kopmuyordu. Düğünü damdan izlerken aklından geçirdiği, kocasıyla paylaşacakları yatak yoktu şimdi. Fakat Gülsün gene de kocasının yanına girmek, bu kez de aynı yatakta ölümü paylaşmak istiyordu onunla.Sabırsız birkaç horoz öttü dışarda. Böyle yeni bir günün ilk müjdesi alındı. Fakat odadakiler için bu yeni günde yaşanacak güzel hiçbir şey yoktu... Sadece toprağa gömecekleri ölüm vardı. Gülsün çevresine bakındı. Şehmuz'un anasıyla bakışları birleşti. İhtiyar kadının konuşacak dermanı yoktu. Ancak gözlerini kırpıp başını hafifçe öne eğdi. Gülsün'e kaynanasından izin çıkmıştı böylece. Şimdi kocasını seven yiğit kadınlara, kocasını has seven, ender kadınlara düşen son bir görev bekliyordu Gülsün'ü. O da bunu yapmaya hazırdı. Arzuluydu.Önce sesini ve acısını ağlamanın en tepesine ulaştırdı. Sonra yaşmağını çözüp saçlarını yolmaya başladı. Henüz bir yıla bile erişmeyen evliliğini paylaştığı kocasının ardından saçlarını tutam tutam koparıp ölünün üzerine attı. Kınalı saçlar beyaz çarşafın üzerine düştükçe, hemencecik yapışıp kalmıyor, henüz canlılığını yitirmemiş saçlar, kıvrılıp hareketleniyordu bir süre.Odada bulunanlar şimdi Şehmuz için değil, saçları yeniden yeşerip belki de güzel omuzuna yaslanıncaya kadar evden dışarı çıkmamaya and içen Gülsün için ağlıyorlardı.
Cemil Kavukçu
Adı Yok
Güneşli bir nisan günü mezarlıkta toplanmışlardı. Kalabalık sayılmazlardı. İkindi namazından çıkıp cenazeye katılan cemaatin dışında eski arkadaşlarından birkaçı vardı. Uğur Ankara'dan gelmişti. Hocanın bezgin bir sesle okuduğu duaya kuşların cıvıltısı karışıyordu. Rıfat, içinden 'Resimdeki Gözyaşları'nı mırıldanıyordu. İlhan'ın en sevdiği şarkı. Ölümü hiçbirinin ciddiye almadığı günlerde, "Moruk," demişti İlhan, "ben ölünce cenazemde bu parçayı çalın. Anfi falan da getireceksiniz mezarlığa, Cem Karaca gümbür gümbür haykıracak. Çember sakallı ihtiyarların her biri bir yana kaçışacak, hoca feleğini şaşıracak..." "Çalarız oğlum," demişti Rıfat, "yeter ki sen iste..." Gitar sesini taklit ediyordu İlhan, ardından hep birlikte başlıyorlardı: "Bir gün belki hayattan..."
Hoca duayı bitirdi. Kuşlar hiçbir şeyin farkında değildi. Mezarın çevresinde çömelmiş ihtiyarlar elleriyle yüzlerini sıvazlayıp doğruldular. Tören sona ermişti. İlhan, bir daha o çukurdan çıkmamak, konuşmamak, gülmemek ve sevdiği şarkıları dinlememek üzere orada kalmıştı. Ciddiye almadığı ölüm onu ciddiye almıştı.
Üçerli beşerli gruplar halinde mezarlığın çıkışına doğru yürüdüler.
Uğur, Ankara'ya dönmek istiyordu. Hiç olmazsa bir gece kalması için üstelemişti Rıfat, ama o gitmekte kararlıydı. Çok yorgun olduğunu söylemişti. Daha dün akşam Ankara'ya inmiş; on iki günlük acayip bir koşturmaca, İtalya, Almanya, sonra yine iki günlüğüne İtalya. Ardından bu haber... Yarın sekiz otuzda şirkette olmalıymış, önemli bir toplantıya katılacakmış. Bu gece de uykusuz kalırsa... Mezarlık dönüşü Necmettin'in dükkânına dek konuşmamışlardı. Uğur için bu cenaze, İlhan'ı çürümek üzere toprağın altına 'saklama' töreni, bir yük olmuştu. Üzgündü, sık sık eski günleri anarak dalıp gitmişti ama, Uğur başka yerlerdeydi. Necmettin çay söylemişti. Camlı bölmeyle ayrılmış küçük ofisindeki deri kaplı koltuklara oturmuşlardı. Masasının ardındaki döner koltuğunda oturan Necmettin boş gözlerle çevresine bakınıyordu. Sigara ikram ederken mezarlığın havasından çoktan çıkmıştı. Rıfat, "İnanamıyorum," dedi, "hâlâ inanamıyorum, daha iki gün önce Çınarlı Kahve'de oturup çay içmiştik. Hiç ölecek gibi durmuyordu. İçkiliydi ama sarhoş değildi. Her zamanki gibi güldürmüştü beni..."
"Abi," dedi Necmettin, bir Rıfat'a, bir Uğur'a bakarak, "adam ölmedi ki, resmen intihar etti. Rıfat da biliyor işte, ölümüne içiyordu. Yemek yemiyordu, daha doğrusu yiyemiyordu. Hortlak gibi olmuştu. Kötü bir ölüm..." Başını iki yana salladı. Gözleri bir noktaya takılıp kalmıştı. "Kendi kusmuğunda boğulmuş, her yer kanmış. Votka şişesinin üçte biri hâlâ doluymuş. Annesi merak edip odaya bir girmiş ki..."
"Son halini bilmiyorum," dedi Uğur. Çayından bir yudum aldı. "Uzun zamandır görmemiştim. Nasıl ve neden alkol bağımlısı oldu, onu da anlayamadım."
"Bu işler hiç belli olmaz," dedi Rıfat.
"Kendini harcadı işte," dedi Necmettin. Yüzüne kederli bir ifade oturmuştu. "Askerden gelince ne güzel bankada işe girmişti. İki yıl çalıştı-çalışmadı, işi bıraktı. Sonra Almanya... iki yıl da orada kaldı..."
"Buraya dönmeyecekti," dedi Rıfat, "bu kasaba onu bitirdi."
"Yok abicim, kasaba masaba bahane; adam çalışmak istemiyordu ki. Ruhunda serserilik vardı herifin. Bu kasaba seni bitirdi mi, beni bitirdi mi?.."
Onay bekler gibi Rıfat'a baktı. Ama o, çayını karıştırıyordu, başını kaldırıp da bakmadı.
"İlhan gibi biri evlenmemeliydi," dedi Uğur.
"Denedi abicim," dedi Necmettin, "denedi ama kaybetti. Keşke Almanya'dan hiç dönmeseydi."
"Keşke," dedi Rıfat, "hayatının en büyük hıyarlığını yaptı. O kıza da yazık etti, kendine de... Neriman çok iyi bir kızdır. Sen de tanırsın, uzun sokakta bir ayakkabıcı vardı, Halil Amca, onun ortanca kızı."
"Evet," dedi Uğur, "Neriman..."
"Neriman ya," dedi Necmettin, "öyle bir kızla evlendi de kıymetini bilemedi dingil." Sonra da yanlış bir şey söylemiş gibi başını iki yana sallayarak, "Rahmetli..." diye mırıldandı.
"Kıymet mıymet işi yok burada," dedi Rıfat, "bilseydi önce kendi kıymetini bilirdi."
"O da doğru. Ne arıyordu, neden rahat edemiyordu bir türlü anlayamadık; huzursuzdu abicim, çok huzursuz... Dünyanın en huzursuz adamıydı."
"Evlilikleri sürüyor muydu?"
"Nasıl sürecekti ki. Almanya dönüşü boşandılar. Daha doğrusu Neriman onu bıraktı."
"Cin gibi oğlandı be!" dedi Necmettin.
"O kadar cin olmak da yaramıyor. Buraya hiç dönmeyecekti o."
"Çocukları var mıydı?"
"Yoktu. Orada akıllı davrandılar işte."
Uğur saatine baktı. Bir an önce gitmek istediği her halinden anlaşılıyordu.
"Gelecek olan otobüse yetişsem," dedi.
"Acelen ne," dedi Necmettin, "gece gidersin."
"Ben de üsteledim ama, gideceğim diye tutturdu."
"Olur mu," dedi Necmettin, "bu gece buradasın. İlhan'a yakışır bir şeyler yapar, onu anarız."
"Bak Necmettin... Rıfat'a anlattım... Bu gece dönmek zorundayım..."
"Tamam ağa," dedi. Üstelemedi. Üçü de ayağa kalkmıştı. Necmettin'le Uğur öpüştüler.
Uğur'u otogara Rıfat bıraktı. Otobüsü gelinceye kadar da bekledi. Konuşmak için başlattıkları konular çok çabuk tıkanıyor, ortam rahatsız edici bir sessizliğe bürünüyordu. Otobüsün gelişi ikisini de bu sıkıntılı durumdan kurtardı. Sarılıp öpüştüler.
Rıfat otobüsün ardından baktı, inanamıyordu, İlhan'ın öldüğüne hâlâ inanamıyordu. Ağır ağır sanayi sitesindeki dükkânına doğru yürüdü. Necmettin kırk yılda bir doğru laf etmişti; evet, ikisi de bu kasabada kalmışlardı ama, bitmemişlerdi. İlhan'ı bitiren neydi? Motosikletini alıp Adabinli Tepesi'ne çıkacaktı. Uğur'a o kadar ısrar etmesinin nedeni oydu; oraya çıkacaklar, İlhan'ı ve eski günleri anarak bira içeceklerdi. Ama Uğur gitmişti. Acelesi vardı. Yorgundu. Bir gece daha uykusuz kalmayı göze alamamıştı.
Motosikletini çalıştırdı. Kalfa kapıya çıkıp Rıfat'a baktı. Bir şey söylemeden motosikletini hareket ettirdi ve kent merkezine doğru sürdü.
Akşamüzeri, Adabinli Tepesi'nden kentin (kasaba değil artık burası, yabancılarla dolu bir kent) yayıldığı ovaya bakarak İlhan'ı düşünüyor. Yine böyle nisan başları mıydı, yoksa mayıs, hatta haziran mıydı? Ama çok iyi anımsıyor; güneş yine böyle, kentin yaslandığı dağın ardında yitip gitmişti ve yine böyle bir uçak (iyi ki içinde değilim, demişti İlhan; iyi ki... Uğur boğula boğula gülmüştü) gökyüzünün kızıllığını turuncu bir çizgiyle yararak uzaklaşıyordu ve yine böyle bir grup yorgun karga ovaya doğru uçuyordu. Kargalar... İlhan'ın kuşları. Onlara bile bile 'garga' diyordu. Yıllar önce belediyenin kargalara karşı başlattığı mücadeleyi anımsıyor. "Resmen imha harekatı lan bu," demişti. Dört karga ayağı getirene bir fişek veriyorlardı. Bütün işsiz güçsüzler kargaların peşine düşmüştü. Hatta, ellerinde sapanlarıyla çocuklar bile. Ama onları kimse yok edemedi. Hâlâ varlar ve keyifli keyifli uçuyorlar. Yok, diyor, nisan olamaz, çünkü ekinler böyle bir karış boyunda değildi; çünkü İlhan ekin tarlasına girdiğinde ve dağa doğru dönüp kollarını havaya kaldırdığında ekinler beline geliyordu. O zaman, Anthony Quinn'e benzeyen inşaat bekçisi de balon lastikli 'postacı bisikletiyle' (İlhan'ın babasının bisikletinden) geçip gitmemişti, çünkü o zaman tepenin ovaya doğru inen yamacında bu özel okul inşaatı yoktu. Geçseydi, basını çevirip otomobilin içinde bira içen gölgelere kuşkuyla bakardı. Rıfat'a kuşkuyla bakmadı. Çünkü Rıfat, tepenin eteğinde, motosikletinin yanı başında oturuyordu. Elini kaldırıp Anthony Quinn'i selamladı. O da onu selamladı. Yine de bira şişesini görmemesi için gereken önlemi almıştı.
Beş-altı yıl önceydi. Adabinli Tepesi'nde, şimdiki çok katlı yapıların subasmanları ve kör pencereli tek tuk kaba inşaatları vardı yalnızca. İlhan'ın hasta olduğunu bilmiyorlardı, kendi de bilmiyordu. Bira şişelerini başlarına dikip içiyor ve gülüyorlardı. Ölümü hiçbiri önemsemiyordu, çünkü düşünmüyorlardı bile. Önlerinde, onlara hiçbir şey söylemeyen boktan bir yaşam vardı, hepsi o. İçiyor ve gülüyorlardı. İlhan bir gece önce gördüğü rüyayı anlatıyordu: "İnanmazsınız ama," diyordu, "Suzi ile Tommiks evleniyorlardı. Hem de bizim evin arka bahçesinde. Albay Brown kim biliyor musunuz, Beygir Selahattin'in babası." Ayaklarını yere vura vura gülüyorlardı. "Necmettin'in babası da Konyakçı," diyordu İlhan; ama o kadar gülüyordu ki söyledikleri zor anlaşılıyordu. O zaman onlar daha da çok gülüyorlardı. Necmettin de gözlerindeki yaşları silerken, "Hakkaten," diyordu, "bir de bacakları çarpık olsa bizim peder tam Konyakçı..."
"Bu dağ benim babam," diyordu ilhan. Babası için içiyorlardı. Kargalar için içiyorlardı. Necmettin, onu anlamayan, eşşek gibi çalıştıran, ama eline doğru dürüst para vermeyen 'Konyakçı'ya', babasına sövüyordu. Konyakçı'ya hep birlikte sövüp içiyorlardı. Yine böyle batıdan bir rüzgâr esiyordu ve ülkemizin bütün kentlerinde olduğu gibi (bu genelleme Uğur'undu, birkaç 'örnek' kent adı saymış ve bunu onaylayan zihniyete sövmüştü. Ne de olsa üniversitede okuyordu ve bu tür boktan işleri iyi bilirdi) kentin batısına kurulmuş olan organize sanayi sitesindeki fabrikanın bacasından çıkan koyu renkli bir duman kıvrıla büküle, dev bir boa yılanı gibi ovanın üzerine yayılarak 'canım' kasabalarını ağır ağır örtüyordu. Yaz başıydı. Mayıs, olsa olsa haziran. Hiçbirinin içinde olmak istemediği bir uçak (ayakları yerden kesilmemeliydi, gemiler de sakattı), hiçbirinin bilmediği bir yere doğru uçuyordu. Ama hepsinin çok iyi tanıdığı kargalar rotalarını kente doğru çevirmişlerdi. Güneş batmıştı. Kargalar, hepsinin taptığı tek kuş olan o büyük hırsızlar, yuvalarına dönüyordu. "Onlar bile," demişti İlhan parmağıyla gökyüzünü göstererek, "onlar bile dönüyor." Sonra çok ciddi bir yüz, kaşlar çatılmış ve iki elini suçlarcasına sallayarak beceriksiz bir tiyatro oyuncusu gibi, "Bize de gitmek yakışır; ama uzaklara, çook uzaklara!" diye haykırmıştı. Hepsinin tek bir amacı vardı; bu kasabadan kurtulmak. Necmettin, babasına, dükkânına, malına mülküne sövmüştü. Gidecekti, en önde o gidecekti. Rıfat da hazırdı, Çakal Nazmi de. Ama Uğur dışında hiçbiri kurtulamamıştı. İçlerinde, liseden sonra okuyan ve Ankara'ya kapağı atan tek o olmuştu.
Birayla sarhoşluklarını cilalıyorlardı. O gün öğleden sonra, Çakal Nazmi'nin babasından binbir dalavere ile aldığı otomobile doluşmuş, balığa gitmişlerdi. Kirli derelerde hâlâ yaşayabilen, türlerinin son örneği balıkları avlamışlardı. Çakal iyi balıkçıydı, serpme atmada üstüne yoktu. Karınlarının içi, başparmakları ile güçlükle kazıyabildikleri siyah bir tabaka ile kaplı olan, yerken mazot kokan balıklar. Rakı içip eğlenmişlerdi. Can çekişen derelerin can çekişen son canlılarını yemişlerdi. Her şey bitiyordu.
"Biz de böyle bir derede yaşıyoruz, burada kalırsak ölürüz!"
Kim söylemişti bunu? Belki Uğur, belki de işi iyice cıvıklığa vuran İlhan. İlhan'dı tabii; eski Türk filmlerini alaya alarak, çok iyi tanıdıkları o sesi taklit ederek söylemişti. "Zehirli Dereler," demişti, "pek yakında Yıldız Sineması'nda. Başrollerde de Steve mece kuen ya da Ediz Hun; ne fark eder ki. Önemli olan hiçbir fedakarlıktan kaçınılmamış olması. Vee, Körler Film iftiharla sunar: Zehirli Dereler." Sonra birden ciddileşmiş, ses tonu değişmiş ve sövmüştü. "Ölücez lan," demişti ağzındaki balığı tükürerek, "resmen makine yağı bu..." "Yeme o zaman," demişti Nazmi (balıkları tutan o ya, alınmıştı biraz), "dingile bak; herkesten çok götürüyor, sonra da şikâyet!"
Yeni yeni yanmaya başlayan kasabanın ışıklarına bakıyor Rıfat. Doğru söylemiş, diye düşünüyor; Uğur ya da İlhan. Hangisi söylemişse doğru söylemiş. Dereler kirlenirken uyanmalıydık; sıra bize geliyordu.
Kendini yalnız hissediyor. İlhan öldü, Uğur artık Ankara'da (o da öldü). Çakal hapiste, hapiste olmasa da başka bir dünyanın adamı artık, yolları ayrıldı. Necmettin babasının koltuğuna oturdu ve babası gibi oldu. Bugün cenazede yan yana gelmişlerdi. Üçü. Birkaç saat için. Çakal dışarıda olsaydı dört kişi olacaklardı. Uğur birkaç saat fazla kalmaya bile dayanamamıştı. Beş arkadaş son kez bu tepede bira içmişlerdi. Her şey bitiyordu. Ama o gün anlayamamışlardı. Anlayamazlardı. Güzel bir gündü, o kadar. Herkes aynı ölçüde içiyordu; İlhan da. Uğur da, Rıfat da, Necmettin de, Çakal Nazmi de... dere boyundaki rakılar yetmemişti. Bu güzel gün Adabinli Tepesi'nde bitmeliydi. Bira, cila için. Biraları Sadık'ın garaj yolundaki büfesinden almışlardı. Sadık onlardan daha sarhoştu. Herkes dalgasına bakıyordu. İçsen de ölüyordun, içmesen de. İkişer şişe yeter, diyor Rıfat. İlhan'ın gözleri kapalı, başını iyice geriye atmış, "Olmadı," diyor, beş parmağı açık ve elini Sadık'ın yüzüne dayarcasına, "beşer şişe vereceksin." Sadık gülüyor, kıkır kıkır gülüyor; çünkü İlhan çok haklı. Direksiyonda Nazmi. Büfenin önünden kalkışları muhteşem oluyor. Filmlerde olduğu gibi arabanın lastikleri ciyak ciyak ötüyor. Adabinli Tepesi'ne varınca nara atıyorlar; işte hayat bu, diyorlar. Sonra İlhan'ın ekin tarlasına girişi. İşemek için sanmışlardı ama değildi. Bir süre heykel gibi kıpırtısız durarak dağa bakmış, ardından da kollarını kaldırarak kent ışıklarına doğru dönmüştü. "Herkes en değerli eşyalarını yanına alsın ve peşime düşsün; Afrika'ya gidiyoruz!" diye bağırmıştı. Nasıl da gülmüşlerdi. Uğur, yaşaran gözlerini elinin tersiyle silerken, "Of, off!" demişti. İlhan gülmüyordu ve onlara uzaydan gelmiş yaratıklarmış gibi bakıyordu. Rıfat, eline bir şişe bira tutuşturunca da öyle bakmıştı. Sonra sesini alçaltarak, "Afrika'ya gidiyoruz," demişti.
"Gelmeyen adi," demişti Necmettin, "değil Afrika'ya, cehenneme desen ben hazırım. Konyakçı kılıklı herifin kölesi olamam ağa..." Babasının malına mülküne, işine, cimriliğine sövmüşlerdi.
Hiçbir yere gidemediler. Rıfat, babası ölünce sanayi sitesindeki işin başına geçti. Portatif masa ve sandalye üretiyor. Necmettin, Konyakçı'nın yerini aldı, gittikçe ona benzedi. Bacakları bile şimdiden çarpılmaya başladı, yaşlanınca beter olacak. Beyaz eşya satıyor. İşini daha da büyüttü. Kendisi gibi varlıklı bir ailenin kızıyla evlendi. Uğur, başka bir çevrede başka bir hayatın içinde.
"Adisin," diyor yeni bir bira açarken, "adisin sen." Almanya'ya giderken nasıl canlıydı, heyecanlıydı. Yeni bir yaşama başlıyordu. Buralardan kurtuluyordu. "Ben yırttım, siz düşünün," demişti, "burada yaşamak diri diri gömülmek be! Gidiyorum, bir daha dönersem adiyim!"
Döndüğünde, herkesin bir işi gücü vardı. Hepsi de evli barklı adamlardı artık, haytalık yılları bitmişti. İlhan, biriktirdiği üç-beş kuruşla bir büfe açtı. Yürütemedi. Karısı da bırakıp gitmişti onu. Kahvede, sokakta, meyhanede yalnız kalmıştı. Eskiden olduğu gibi annesinin evinde kalıyordu. Yola çıktığını kimse anlayamamıştı. Yanına alabileceği 'en değerli' eşyaları yoktu. Tek başına kendi Afrika'sına gidiyordu.
Kulaklarında o şarkı çınlıyor şimdi Rıfat'ın:
Bir gün belki hayattan,
geçmişteki günlerden bir teselli ararsan
bak o zaman resmime, gör akan o yaşları..
Kentin ışıkları ipil ipil yanıyor. Bütün kargalar (hayır, gargalar) çoktan yuvalarına dönmüş. Dağ, şimdi kapkara, kocaman bir leke gibi. Her şey hüzünlü geliyor Rıfat'a, dağın görüntüsü bile canını yakıyor. Motosikletini çalıştırıyor. "Hoşça kal huzursuz ölü," diyor, "hoşça kal..."
|
|
|
|